$ DOLAR → Alış: 7,75 / Satış: 7,78
€ EURO → Alış: 9,21 / Satış: 9,25

BİR YILDIRIM ÖYKÜ: PİRİ FANİ

BİR YILDIRIM ÖYKÜ: PİRİ FANİ
  • 08.11.2020

UZUN bir gölge yanaştı yanıma. Ardından o dev cüssesiyle kendisi. Heybetliydi. Piri fani. Ulu cami’de sabah namazını kılmış, Yakutiye Medresesi’nin bulunduğu kent meydanına yürümüştüm. Yağmur sonrasıydı. Taze yapraklardan çiğ kokuları yükseliyor, ağaçların serinliği, kumruların ötüşü sahanın ruhundan canlılık katıyordu. Cumhuriyet Caddesi’nde tek tük insanlar acele ile yürüyordu. Şehiriçi araç trafiğinde sessizlik hakimdi. Trafik sinyalizasyon lambaları otomatikte yanıp sönüyordu. Uykum yoktu. Yalnızdım. Hayat yormuştu. İnsanlardan kaçıyordum. Sabah namazlarını evimden uzak camilerde kılmayı seviyordum. Her gün bir başka camide sabah namazı kılmak hoştu, huşu veriyordu. Sağ el parmaklarımla tespih çekip yürürken birisi “Selamünaleyküm’ dedi koluma girdi. Biraz önce arkamdan gelen gölgenin sahibiydi. Korktum. Dilim tutulacak gibi oldu. Ama nedense varlığı huzur verdi. Nur yüzlüydü bir faniydi. Kime benziyordu. Kimseye benzetemedim. Cadde ve sokakların lambaları yanıyordu. Korkunun koluna girmiş huzurdu yaşadığım.

‘Aleykümselam’ dedim. Sağ koluma giren bu yaşlı adam, benden daha zinde görünüyordu. İri yarı cüssesinin yanında kendimi zayıf, cılız ve yok hükmünde hissettirdi.

“Nerden nereye gidiyorsun” dedi.

Caddede, sokakta görmeye alışık olmadığım bir giysi üzerinde vardı. Farklı bir koku yayılıyordu giysilerinden, sakalından…

Şaşkınlığım ve korkum geçtikten sonra, “Şöyle bir hava almak için dışarı çıkmıştım. Sabah gezisi yapmak istedim” diye karşılık verdim. Gerçi söylediğime kendim de inanmadım. Koluma girmiş bu dev cüsseli yaşlı adama neden yalan söyledim bilmiyorum. Bir nevi riyaydı. Neden camiden çıktığımı söyleyeyim ki belki de aynı camide aynı safta namaz kılmıştık beni görmüştü.  Konuşmak, dertleşmek istemiş olabilirdi. Ama namazdan çıktım demek de ayıp olurdu.

Öyle mi diye karşılılık verdi.

Öyle dedim.

Aslında öyle değil. Canım yalnız kalmak istemişken bu adam da nerden çıktı karşıma. Birazdan ‘Karnım aç, çorba parası ver’ derse şaşırmazdım. Ama hiç de öyle birisine benzemiyordu.

“Oğlum diyeceğim sana. Kusura bakma gerçi torunum yaşımdasın. “Nereden nereye gidiyorsun’ dedim sana. Sen de öylesine yürüyorum dedin.

“Oğul, hayat sence yürümek mi? Ölüm ve sonrası hakkında ne düşünüyorsun?”

 Hacım, dedim. Erzurum’da yaşlılara hacca gitsin veya gitmesin saygı ifadesi olarak ‘hacı’ denilerek onore edilirdi.

Nerden çıktı şimdi ölüm, hayat muhabbeti. Zaten canım sıkılıyor.

“Hacım dünya dar-ı imtihan yeri. Ne ekersen ötelerde karşına o çıkar. Nurunu da ateşini de kişi yanında mezara götürür” dedim.

“Eyvallah, el hak doğru” dedi.

Ölmekten korkuyor musun? Allah’ı ne kadar tanıyıp, seviyorsun?” diye karşılık verdi.

“İyi vallahi bulduk kaybetmesek iyi” diye bir taraftan düşünürken bir taraftan da soruyu cevapladım. “Ölmekten korkmuyorum. Çünkü Allah’ın varlığına ve ondan başka ilah olmadığına, ahret gününe iman etmişim.” dedim. “Allah’ı seviyorum. Çünkü kalbime sevgi tohumunu atmış. O’nu tanıyorum çünkü bu kâinat onun eseri. Eser, sanatkârını gösteriyor.” Sınavı geçtim mi hacım dedim.

Davudi sesiyle “oğlum” dedi. “Beni tanıyor musun? “Yok” dedim “Hacım. Ama Peygamber torunu, cennet sürgünüyüz.  Hz. Adem ve Havva’nın çocuklarıyız. Kardeşiz. Yeryüzünde milyonlarca kardeşim var. Hangisinin ismini söyleyeyim” diye beylik bir laf ettim. Tebessüm etti.

Hacım açsanız, ileride soldaki arada çorbacılar var. Size sıcak çorba ısmarlayayım.

Sağ ol aç değilim. Çok uzak yoldan geldim yoruldum. Biraz oturup şu bankta dinlenelim olmaz mı.

Yakutiye Medresesi’nin bahçesindeki soğuk banklara oturduk. Hacım, belli ki buralı değilsin. Nerelisin, Sen nereden geldin nereye gidersin sabahın bu vaktinde?

Bak oğul, bu toprakların sahibiyim. Buralıyım. Giysime, görünüşüme bakıp aldanma. Kökümüz Hz. Adem’e dayanır biraz önce belirttiğin gibi. Beni bu topraklarda asırlardır herkes tanır, sever, saygı duyar. Hatta Allah’tan isteyemediklerini benden isterler. Allah’ı kimi zaman unuturlar.

“Hacım, ‘Haşa’ de. Bu nasıl söz. Hacım dedim saygı gösterdim. Seni dindar birisi zannettim bu sözler sizi küfre sokar.

“Allah’a inanıyorum. Onun yolunda ne çok canımı verdim. Savaş meydanlarında kanım ne çok döküldü bilemezsin.”

“Hadi öyle olsun. Merakla ve korkuyla seni dinliyorum Hacım. Yanlış bir söz, düşünce beni de seni de küfre götürür. Bak namaz kılarak, Müslüman olarak güne başladım, dinsiz kafir olarak gecelemek istemiyorum.”

“Yok… Yok… Korkma seni senden iyi tanıyorum. Allah, şeriksizdir, şerik’i kabul etmez. Bu topraklar, Anadolu coğrafyası, Erzurum’un manevi kandilleri çoktur. Lakin sen ve senin gibiler onları toprağın altında bilirsiniz. Onların manevi tasarrufları günümüzde hala devam ediyor.” Sustu. Uzun parmaklı, kalın parmaklı elleriyle sakalını sıvazladı.

“Bak, sizler, senin çağdaşların, aynı çağda yaşadıkların, önceki asırlarda yaşayanlar ve sonraki çağlarda yaşayacak olanlar Allah’a inanıp, ölülerden medet umuyorsunuz. Kadınlarınız çocuk sahibi, olmak, evlenmek için, mezarları ziyaret edip mum yakıyor, mezar başındaki ağaç dallarına çaput bağlayıp, ölülerden yardım bekliyor. Ardından, camiye gidip namaz kılıyor. Şirktesiniz haberiniz yok. Allah’a inanıyor, mevkiye, makama, kadına, güzelliğe, güce, paraya, evlada tapıyorsunuz. Çocuğunu evlendiren, oğlunu sünnet ettiren, sadaka, zekat vermek yerine türbe ziyaret ediyor, dua ediyor. Türbe ziyaretinde hiç kimse ölümü hatırlamıyor. Türbeler, kabeniz haline geldi. Bir Fatiha, üç ihlas ile ki çoğunuz tam olarak bu duaları bile bilmeden, yatıra sadaka veriyorsunuz. Ölüler sadaka istemez, adı üstünde ihlaslı Fatiha ister. Yaşayanlardan Allah’a sadakat ister.

Hacım, bu söylediklerinde haklısın. Ama güce tapmayan kim?

Kulağa hoş gelen çirkin cevap verdin. Allah’a inanan ölüden, mezardan, türbeden, ağaç dalından yardım istemez. Allah’a gönülden inanan Allah’tan başkasına tapmaz. Sana gelmeden önce bir arkadaşınla konuştum. O ‘Tanrı öldü’ diyordu. O ve tanrısı öldü.  Baki olan Allah’tır. Çağınız tanrı ve tanrıçalar çağı. Ramazan’da Kur’an okursunuz, anlamazsınız. Oruç tutup, iftar sofralarına zenginleri davet edip, fakirleri unutur oldunuz. Hasbelkader namaz kılarken et ve kandan bedeniniz kıbleye döner, kalbiniz komşunun kümesindeki tavuğun yumurtasında kalır. İsimleriniz, Muhammet, Ömer, Bekir, Osman’dır. İslam’ı kalbinizde değil taptığınız arabalarınızın camlarında yaşatırsınız. “

Hacım, sen şeklimize bakma takvamıza bak.

Din adına işlenen cinayetlerin hepsinin altında takva saklı. İhtirasınızın, hevanızın adını takva koyup kendinizi kandırıyorsunuz. Kadınlarınız çıplak caddelerde dolaşıp, tv ekranlarında dini anlatıyor. Hocalarınız kadın oynatıp, şehvetin adını takva koyuyor.

Hacım, hava iyice aydınlanıyor, adresinizi verin ziyaretinize geleyim. Hem uzunca konuşuruz. Sizi dinlemek, sohbet etmek hoştu. Varsa el yazması kitaplarınızı okumak, görmek, dokunmak isterim onlara.

Oğul, benim kitaplarım kaderdir. Onları ancak sahipleri okur, görür ve dokunur. Adresimi ne yapacaksın. Yüzyıllardır Palandöken’in kıyısındayım, Kışın kar sularıyla yıkarım ellerinizi ve yüzünüzü belki uyanırsınız diye. Evleriniz bana uzak, ölüleriniz ise yakın.

Hacım, Vallahi çok kitabi konuştun. Sır ve gizem dolusun. Dergahın, medresen, evin neresi ise söyle, söz geleceğim elini öpmeye.

Yavrucuğum, yağmur çiselemeye başladı. Islanmayalım. Bak üveyikler de kanat çırpıp çiseden payını alıyor.

Başımı oturduğum banktan sağa doğru çevirdim. Piri fani banktan kalktı, heybetli duruşu, hoş kokusuyla gözlerimin önünde başını koltuğunun altına alarak yanımdan ayrıldıktan sonra gözden kayboldu. Üveyikler de kanat çırpıp havalandı Palandöken’e doğru. (08.05.2017)

                                          SON

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ