$ DOLAR → Alış: 5,68 / Satış: 5,70
€ EURO → Alış: 6,56 / Satış: 6,59

MUHACİRLİK HİKAYESİ

Muzaffer TAŞYÜREK
Muzaffer TAŞYÜREK
  • 15.03.2018

NE DİYİM OĞUL, NE DİYİM!

Siz hiç muhacirlik hikâyesi dinlediniz mi? Yaşı 60’in üzerinde olanlar bu soruya evet diyebilirler, belki ama gençlerimiz Muhacirliğin ne olduğunu bile bilmezler. Muhacirlik Erzurum2un ve doğu insanın kara yazısıdır. Yürek acısıdır. İnce sızısıdır. Kimse bilmedi, kimse duymadı, kimse yazmadı.

Ermeni Tehcir.. tehcir.. tehcir diye dünya siyasetin ayağa kaldırdı. Birinci Dünya savaşında yerleri değiştirilen ve göç ettirilen Ermenilerin  üzerinden siyasi rant devşirdi, hala devşiriyor ama biz aynı yıllarda Rus ve Ermeni korkusundan can ve namus emniyetini korumak için toprağını, yurdunu, yuvasını terk eden ecdadımızın hazin dramını anlatmadık, anlatamadık..

Ermeniler  “Tehcir..tehcir..” dedikçe bizler de Dünya kamuoyuna  “Muhacir..muhacir.. muhacir.. diyemedik” Yurdu yuvası dağılan, parçalanan aileleri, yollarda ölenleri, eşkıyalar tarafından taciz edilen Müslüman Türkün yaşadıklarını anlatamadık..

Sözü fazla uzatmadan gerçek bir muhacirlik öyküsünü Şevket Süreyya Aydemir’in Kaleminden taktim ediyorum..

Savaş şartları içerisinde yapılanlar, göç eden insanların yaralarını sarmaya, acılarını dindirmeye elbette yetmeyecekti ve onlar kendilerini yıllarca sürecek bir acı, yokluk ve hatta yok olma ile mücadelede bulacaklardı. Nitekim Şevket Süreyya Aydemir şahidi olduğu göç hadisesi hakkında şunları yazmaktadır:

“Fakat yolculuğumuzda dağların şiiri çok sürmedi. Kösedağı çamlıklarından kıvrıla kıvrıla yol alıp Suşehri’ne yaklaşıyorduk. Cephe istikametinden gelip gerilere doğru çekilen ilk göç kafilesine rastgeldik. İki tekerlekli hantal kağnıları sürütmeye çalışan cılız öküzlerle Kösedağı’nı aşmak kolay değildi. Kafileler ağır yol alıyordu. İhtiyar, kadın, çocuk hepsi birbirinden yorgun, hepsi birbirinden perişan bir insan kalabalığı yol boyunu dolduruyordu. Ta Ağrı’dan, Pasinler’den, Erzurum, Bayburt taraflarından geliyorlardı. Bir kısmı geçen yıldan beri yollardaydılar. Yurtlarından, köylerinden kopup yollara düştükleri günlerden beri bu sonu gelmeyen yolculuğun bazen şurada, bazen burada sona ereceğini umarak duraklamışlardı. Fakat arkadan gelen yeni göçmen selleri, onları ileriye itince, yeniden tükenmez yollara sürüklenmişlerdi.

Bu yolculuğun nerelerde biteceği de belli değildi. Göçmenler, köylerinden daima kalabalık kafileler halinde ve toplu olarak çıkarlar. Kağnılar tıklım tıklım doludur. İnekler, atlar, eşekler, hatta davar sürüleri öne katılır. Bir köy halkı, daima hep bir arada yol almak ister. Aynı insanlar, aynı bağlar, aynı hiyerarşi içinde, alıştıkları hayat nizamını yollarda da devam ettirmeye çalışırlar. Fakat çok geçmeden kafile parçalanır. Kalabalık tenhalaşır. Önce davar sürüleri kaybolur. Çünkü yol, mera değildir. Davarı yoldan meraya ayırdığın günse, artık davar elden çıkmış demektir. Açlar, kaçaklar, eşkıyalar onu derhal yok ederler. Üstelik sürü değil, çoban da gider… Sonra atlar, inekler elden çıkar. Ölenler, kalanlar, hastalananlar, yol değiştirenler…. derken köyden yola çıkışın üstünden daha ay geçmeden o canlı, gürbüz kafileden ortaya kalan, perişan artıklar ve döküntülerdir.

Rastladığımız göçmenlerin görünüşü de buydu. Ne davar sürüleri, ne atlar, inekler kalmıştı. Zahire yükü de tükenmiş görünüyordu. Rastladıkları tarlalardan sararmış başakları devşirip, ufaladıkları taneleri kaynatarak, kavurarak yiyeceklerini çıkarmaya çalışsalar gerekti. Mevsim ise kışa doğru gidiyordu.

Suşehri’ni bir mahşer karışıklığı içinde bulduk. Daha muharebe cephesiyle aramızda bir vilayetlik yer vardı. Fakat karargâhlar, menziller, hastaneler, geriden ileriye ve ileriden geriye akan, birbirine karışan hareketler, buradaki havayı teneffüs edilmez bir hale getirmişti. Sokakları, bahçeleri, dere içlerini de sıkışık bir göçmen kalabalığı dolduruyordu. Herkes istediği yere ilişmişti.

Biz de geceyi kasabanın arkasındaki dereye doğru kademe kademe inen meyve bahçelerinden birinde geçirmek istedik. Gecenin karanlığı içinde kendimize boş bir yer ararken, yandaki bahçe çitinin arkasından yanık bir türkü sesi duyduk. Bu perişanlık içinde bu ses inanılmaz bir şeydi. Bunu söyleyenin herhalde yaşlı bir kadın olması lazım gelirdi. Çiti dolaştık. Büyük dut ağacının altına bir göçmen ailesi tünemişti. Öküzler bir tarafa çekilmişti. Oku havaya kalkan kağnının bir tarafına keçeler, kilimler serilmişti. Ortada hafif bir ateş yanıyordu. Bu ateşin aydınlatabildiği çevre içinde yanık, sert, mihnetli iki insan yüzü canlanıyordu. Biri bitkin bir ihtiyardı. Türkü söyleyen de yanındaki nineydi. Nine gözleri kapalı, ellerini tempo tutar gibi dizlerine vurarak, başı ve bütün vücudu sağa sola sallana sallana kendisini o garip türküsünün ahengine vermişti. Ağlıyordu. Gözlerinden yuvarlanan yaşlar göğsünü ıslatmıştı. Söylediği de türkü değildi.

Doğu Anadolu’da kadınların makamla ve türkü söyler gibi ağladıklarını o gece orada ilk defa, ama sonraları çok gördüm.

Üç arkadaş sessizce ateşin etrafına iliştik. Erkek bizi yadırgamadı. Nine ise ya gördü, ya görmedi. Fakat acayip musikisine devam etti. Keçeleşmiş saçları alnının terlerine yapışmıştı. Yüzünün buruşuklukları alevlerin akisleri içinde, olduklarından daha derin, daha çileli görünüyordu. Makamla anlattığı şey, kendilerinin acıklı macerasıydı. Arkada kalan yurt, aşılan mesafeler, tükenmez yollar, kaybolan çocuklar, hastalanan inek, ölen keçiler, tükenen azık, yalnızlık, ümitsizlik, her şey bu seste dile geliyordu. Köyler, şehirler, insanlar, hayvanlar hep isimleriyle anlatılıyordu. Sanki ilkçağın, sokaklarda ilahi okur gibi tarihi efsaneler anlatan bir ozanıydı.

Konuşuyormuş gibi serbestçe sıralanan, fakat dertli ninenin içinden dilediği gibi taşan feryatlarla, bu facia musikisi haline gelen bu hikâyenin sadece dinlediğimiz kısmı bile bize onların macerasını anlatmaya kâfi geldi.

Bu macera, vaktiyle Edirne’de bizim kenar mahalledeki evimizin küçük odasında anamdan, babamdan, komşularımızdan dinlediğim hikâyelerden pek farklı değildi. Yalnız burada sefalet daha derindi. Göç yolları daha uzundu. Fakat bırakılan yurtlar, dağılan aile halkı, ayakaltında ezilen insanlık gururu, kaybolan ümitler, hepsi, hepsi benim çocukluğumda dinlediklerimin aynıydı. Ninem de belki böyle ağlamıştı. Bizim de öküzlerimiz belki böyle cılızdı. Dedem belki de bu sakallı ihtiyara benzerdi. Konup göçtükleri yollarda belki onlar da böyle sürünmüşlerdi, böyle dağılmışlardı. Bu ateş başı bana hiç de yabancı gelmiyordu. Babam da benim yaşımda, belki böyle bir kağnının dibine çökerek, demek ki böyle geceler geçirmişti.

Ninenin dertler, ıstıraplar haykıran sesi yavaş yavaş hafifledi. Musikisinin sonu, gittikçe sönen hıçkırıklar oldu. Başı göğsüne düştü. Sonra yüzünü elleriyle kapadı. Ve sessiz sarsıntılar daha bir süre devam etti. Erzurum taraflarından geliyorlardı. Nereye gideceklerini de bilmiyorlardı. Ölseler bunu belki cana minnet sayacaklardı. Çocuklar kaybolmuştu. Yakınlar dağılmıştı. Fakat kendileri hala yaşıyorlardı işte…

İhtiyar erkek bize önce, her göçmenin her yeni gelen yolcudan sorduğu haberleri sordu. Sonra daha başka sualler sıraladı:

-Nirden gelirsiz oğul?

-İstanbul’dan…

-Erzurum’i görmüşsüz?

-Yok…

O zaman başını uzun uzun iki tarafa salladı:

-Ne diyim oğul, ne diyim?

İhtiyar, Erzurum’u görmedikten sonra, İstanbul’dan olmanın önemsizliğini, Erzurumlu olmayanlara orayı anlatmanın imkânsızlığını, bu çaresizlik ifadeleri ile belirtmeye çalışıyordu.

Ben de sordum:

-Erzurum da bura gibi çamlık mı, meşelik mi?

-Yoğ (yok).

– Dağlık mı, bahçelik mi?

-Yoğ..

-Camileri, çarşıları çok güzel mi ola?

-Ne diyim oğul, ne diyim?…

-Havası suyu acep İstanbul’un gibi mi?

-İstanbul’un sözü mü olur oğul, Erzurum’un yanında…

Ve başını iki tarafa uzun uzun salladı….

Bir toprağa bu kadar bağlı olanlar bir gün oradan koparlarsa, onların acısını anlatacak söz hakikaten bulunmaz. Nine makamla ağlar ve ihtiyar başını iki tarafa sallarken, ben onların acılarını gayet iyi anlıyorum.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ