$ DOLAR → Alış: 7,66 / Satış: 7,69
€ EURO → Alış: 8,92 / Satış: 8,96

BİR YILDIRIM ÖYKÜ: ÇİLEK!

BİR YILDIRIM ÖYKÜ: ÇİLEK!
  • 14.09.2020

GECENİN karanlığından kurtulmuştu güneş. Yağmur  çiseliyordu. Palandöken’in zirvesindeki kar, beyaz bir sevincin gülümsemesiydi. Sokak arasındaki küçük bahçenin bodur kiraz ağacı çiçek açmıştı. Bitişikteki bahçenin ağacındaki tomurcuklar patlamak üzere sabırsızlanıyordu. Kar altındaki şehrin kurtuluş coşkusuydu ilkbahar. Bense bir gece öncesinde okuduğum Halil Cibran’ın, “Çocuğunu kaybetmiş bir ana gibi karların altında oturan şehre bakmak kalbimi kanatıyor…” dizesinin etkisinde Erzurum’a bakıyordum. Erzurum bana bakıyordu. İki sevgili gibi gözlerimizin içine bakıyorduk. Erzurum bilge, kadim bir sevgili ben ise onun gölgesindeki bir menekşe misali çaresiz ve toprağa aşık maşuk. Palandöken’in zirvesine sırtımı dönmüş kayak yolundan şehir merkezindeki iş yerime doğru yürüyordum. Yolun sağındaki evlerin bahçelerinde ağaçlar patlamış tomurcuklarıyla sarılmıştı hayata.

Bosna Caddesi’nden aşağıya yürürken her sabah görmeye alışkın olduğum esmer iki şirin kız çocuğuyla yine karşılaştım. Giyimlerinden, konuşmalarından Suriyeli oldukları belli olan kızlar çorapsız, yırtık terliklerini sürükleyerek semtteki bakkal ve dükkanlara girip sadaka istiyorlardı. Çalıştığım restoranın günlük sebze siparişini vermek için girdiğim manavın kapısından biraz sonra Suriyeli iki kız girdi. Manavın ortaklarından Salih, kirli sakalıyla tezgahın başında yemek firmasının sebze siparişini adisyon defterine yazıyordu. Salih, müşteri olmadığı vakitlerde ise duvara astığı musafı indirir, Kıbleye dönerek Kur’an-ı Kerim okurdu.

Kapının ağzındaki tezgahta adisyon yazmakta, diğer taraftan çalışanlarına sipariş talimatı vermekle meşgul olan Salih, Suriyeli çocukları görmezden geldi. Kasap kedisi gibi sessizce içeride bir süre bekleyip manavın kendilerini görmesini bekleyen kızlardan birisi kırık Türkçesiyle, “Abi Allah rızası için bize çilek ver’  diye söylendi. Yaptığı işte konsantre olmuş ve dilenci kızların varlığını fark etmeyen Salih, her zamanki gibi bağırarak konuşuyordu. Neden sonra kızları fark eden Salih, müşterilerine takındığı sahte nezaketi bir kenara bıraktı. Celallenen Salih, “Hadi dışarı.. Hadi, hadi…” diye kızların çilek isteğini duymazdan gelerek kovmaya çalıştı. Kızlar,dilenciliğin verdiği yüzsüzlük ve çocukluklarının fıtri gereği olarak isteklerinde ısrarcıydılar. Manav Salih, bakışlarını müşterilerinin yüzlerine çevirerek,   “Nedir arkadaş bu Suriyelilerden çektiğim. Her sabah gelip çilek, elma, portakal o gün kapı önündeki tezgahta hangi meyve varsa ondan istiyorlar. Polis, zabıta bunlarla baş edemiyor. Bunlar Suriye’nin dilencileri. Zenginleri İstanbul’da Antalya’da. Bize ise dilencileri geliyor. Valla bize de bu çocuklara da çok yazık.” dedi. Müşterilerden birisi, “Türkiye göçmen ülkesine döndü azizim. Irak, Suriye, Afganistan, daha hangisini sayayım sana.” diyerek Salih’in serzenişine hak verdi. Bu sırada bana da bakışlarıyla sorusunu yönelten manav, kendisini destekleyen bir çift söz etmemi bekledi. Sorgulayan, alaycı bakışlarımdan başka cevap alamayan Manav, dilenci kızlara dönerek, “Siz hala burada mısınız. Allah’ın belaları çıkın gidinb” diyerek önündeki tezgahta duran çileklerden iki adet alıp kızlara uzattı. Çileklerini alan kızlar, fazladan iki çilek daha isteyince manav Salih hırçınlaşarak, “Defolun.  Arkadaş bunlar nasıl insan. Bu kadar nasıl insan yüzsüz olabilir. Çıkın gidin, bir daha gelirseniz polis çağıracağım.” diyerek kızları kovdu.

İşyerinin siparişlerini Salih’e yazdırıp, bir kilo çilek aldım. Elimde naylon poşetle dışarı çıktım. Çise durmuştu. Taze bahar kokusu vardı havada. Palandöken’den tatlı ve serin bir esinti şehre hakim olmuştu. Suriyeli kızlar çorapsız terlikleriyle bitişikteki metruk binanın önünde durmuş, gelip geçenden kınalı elleriyle para dileniyordu.

Kızlara gülümseyerek yaklaşıp, “Kızlar manav amcanız size kızdığı için üzülmüş. Gönlünüzü almak için size bu çileği gönderdi. “ dedim. Kızlar yine birbirlerine sorgulayan, şüpheci gözle baktılar. Aralarında Arapça kısa bir şey konuştuktan sonra, “Teşekkür” deyip elimden hızla çilek poşetini aldılar. Kızlara, “Söylemeyi unuttum, manav amcanızın sizden bir ricası var. Bir daha manava girmeyin. Sizi öyle görünce üzülüyormuş. İşleri iyi gitmediği için de size istediniz kadar çilek veremiyormuş.” Yalanını uydurdum. Aleni yapılan iyiliğin aleni yapılan çirkinlikten kötü olduğu düşüncesiyle oradan uzaklaştım.  Arkama dönüp baktığımda kızlar çileği neşe içerisinde ağızlarına götürüyordu. Çilek kokulu bir sabahta ülkesinden savaş nedeniyle kaçmış bu kadim toprakların çocuklarına daha fazla yardımcı olamamanın ezikliğiyle, usulca hoşça kalın dedim. Yağmur yeniden çiselemeye başladı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ